« Önceki |

20/11/2006

Ankara'da edebiyatta yeni Koridor

Edebiyatta yeni Koridor © 19/11/2006 http://www.sendeyolla.com/ © 19/11/2006 http://www.sendeyolla.com/
Ankara edebiyat dünyasına yeni bir dergi katıldı: "Koridor”. Koridor kültür, sanat, edebiyat ve düşünce dergisinin ilk sayısı yayımlandı.

Edebiyatçı ve akademisyenlerin de katkı sağladığı derginin ilk sayısında, Burhan Günel ile bir röportaj da var. Yine 21 yıl önce kaybettiğimiz Turgut Uyar'ın biyografisi eşliğinde “Acıyor” adlı şiiri sunuluyor.

Ezgi Ulusoy'un, “Özdemir Asaf'ın Şairaneliği Üzerine” isimli yazısının bulunduğu dergide, “Barışa Rock” isimli etkinliği tanıtan bir yazı da yer alıyor.

Dergide, halen Anadolu Ajansı'nda redaktör olarak görev yapan, Gazeteci Fendiye Kartal'ın kaleme aldığı “Matruşka'nın Rüyası” isimli kitap da okura tanıtılıyor. Sinemis Yayınları'ndan okurla buluşan romanda, “başka yaşamların içine girmek, orada soluk almak isteyen” binlerce kadından birinin rüyaları aracılığıyla, “gerçek yaşam hangisi” sorusuna yanıt aranıyor.

11/11/2006

Sait Faik 100 yaşında

Burgaz Adası, köpeği, balıkları, doğayı, insanları ve hayatı derinlemesine taşıdığı Türkçe'nin en güzel öyküleri... Sait Faik 100 yaşında.

 

Bir küçük kesit, öykülerinden. Yaşamak herşeye rağmen güzel, diyebilmek için:

 

"Bir evden deli gibi birisi fırlıyor. Üstüme çullanıyor. "dostumu öldürdüm abi!" diyor. "sakla beni." Paltomun cebini gösteriyorum. Dikişlerinden yağmur girmiş, sabahki yediğim simitin susamları kokan cebimi. Girip kayboluyor.

"İsmin ne senin?" diye sesleniyorum cebime. "Hidayet" "Neden öldürdün, hidayet?" "Seviyordum be abi!" "Nasıl seviyordun, hidayet?" "Deli gibi be abi! gün onunla ağarıyordu.

Ben susam helvası satarım abi gündüzleri. Cebin de mis gibi simit kokuyor abi. gün onunla ağarır; onunla kararırdı. bir dakkam yoktu onu düşünmediğim. abi, rüyada gbi yaşardım. her laf gelir gider ona dayanırdı. insanlar bana bir laf söylerdi. o ne cevap verebilir, diye düşünürdüm.

Bir şey alacak olsam o alır mıydı acaba, derdim. bir şey yesem içime sinmezdi. biri yol sorsa o gösterir miydi diye kafama sormayınca ve içimde o yol göstermeyince aptal aptal bakardım.

Bir güzel şey görsem ona göstermezsem, gösteremediğim için zevk alamazdım güzel şeyden" "ismi neydi?" "pakize" "sonra hidayet?" "sora abi.. hava kararırdı. susam helvalarını kahveye bırakır, iki bardak şarap içmeye koşardım. afyon mu katardı pezevenk meyhaneci nedir, içer içmez pakize karşıma dikiliverirdi capcanlı, sıcacık."

"Sahiden mi?" "yok be yalancıktan, hülyadan be abi! artık konuşur dururdum be abi." "Sus, gelen var hidayet." Hidayet, paltomun cebinde bir susam tanesi gibi büzüldü. yağmur dinmişti. ortalık bir parça ağarmış gibiydi.

Hidayet cebimden seslendi: "anlatayım mı ötesini abi?" "anlatma, yeter bu kadarı." "peki abi, sustum. nasıl istersen abi. ama anlat beni panco'ya emi?" "anlatırım hidayet." "ama ötesi daha kıyak abi." "ötesini ben uydururum hidayet.

Sen çık cebimden. palto da ıslandı. ikinizi birden kaldıramıyorum, yoruldum" "peki abi" cebimdeki susam pire oldu. Fatih Camii avlusunun çitlembik ağacının dibine doğru fırladı gitti.

Karanlıkta bir kıvılcım, kara bir kıvılcım gibi pırıldadı."



10/11/2006

Attila İlhan'ı özledim

Evet, Attila İlhan'ı özledim.

Bir yıl oldu o yok artık.

Özlemimi okuduğum şu yazı anımsattı:

http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=5241437&yazarid=181

ve ben sana mecburum /adını mıh gibi aklımda tutuyorum... dizeleri

4/11/2006

İçinde kuğu yüzen masal

Islık çalıp parmak şıklatarak, kuğuyu yanına çağırıyordu.
Bir kuğuya, Tunalı kalabalığı içinde böylesine bir ilgi göstermek için oldukça büyüktü.
Dayanamadım.
"Kuğu öyle çağrılmaz ki" dedim.
"Nasıl çağrılır?" diye sordu.
"Bilmiyorum ama bir simit parçası ile, boyun oynatarak mesela".
"Buralı mısın abi?" dedi.
Yaban bakışında gereksiz/yersiz bir öykünme vardı.
Oysa ben de "Kuğulu Parklı" değildim.
Ama "Bu kuğunun soyağacını, tüm ailesini bilecek kadar" yanıtını verdim.
"Atıyorsun" gibilerinden güldü:
"Kimin kuğuları ki bunlar?"
Ciddileştim, "Vedat başkanın kuğuları".
"Vedat kim?" diye sordu, köşedeki bekçiye kaçamak bir bakış fırlatarak.
"Dalokay" dedim.
"İkisi erkek ikisi dişi dört kuğu getirdi buraya. Adlarını Viyana, Ankara, Ferhad, Şirin koydu".
Kuğuya artık tanışmış gibi baktı.
"Bu Şirin mi?" dedi.
"Yok o Ferhad'ın torunudur belki?.
             * * *
Önce Dalokay'ı yitirdi Ankara.
Bir trafik kazasında.
Ardından Viyana, -artık- yadırgadığı bu şehri terketti.
Sonra yavuklusu Ankara öldü, bembeyaz bir tüy nasıl havuza usulca düşerse.
Sonra Şirin'in dişi yüreği dayanmadı konu-komşusuzluğa. Hayatta kalan son kuğu Ferhad'dı.
Ama o da yalnızlığa, asil boynunu eğemedi".
             * * *
Kızdım kendime.
O yaban delikanlı, yitenleri, ölenleri anlatmamı istemiyordu ki.
Elbette istemiyordu.
Sevgi objesiydi onun için kuğular.
Acı, elem, ölüm hikayesi değil.
Gitti zaten bir şey demeden.
Kuğuyu, parmak şıklatarak, ıslıkla çağırmak için yaşı oldukça büyük olan delikanlı ayrıldı yanımdan.
Yaşı tezgahından daha kısa kalan simitçiye doğru yürüdü.
             * * *
Aldığı simiti kendi mi yiyecekti?
Kuğularla mı paylaşacaktı?
Ve ne kadarını?
        * * *
Kendi de yese, kuğulara da verse.
Büyü bozulmuştu.
Ben bozmuştum.
Tanık olamazdım artık.
Ne yapsa, sanıktım.
Çıktım merdivenlerden, Atatürk Bulvarı'na.
Kalabalığa karıştım.

Yaşar SÖKMENSÜER (ankara.hurriyet.com.tr 'dan)


3/11/2006

Eski Kızılay'a bakar mısınız ne kalmış geriye? ( ankara.send

Kategorilerim

    Arkadaşlarım

    Bağlantılarım

    Blogcu ile yapıldı